Demokratik Sol Parti Genel Başkanı Önder Aksakal, gerçekleştirdiği basın toplantısında yaşanan gelişmeleri, ülke ve dünya gündemini değerlendirdi. Aksakal açıklamasında şu ifadelere yer verdi:

“Her toplantımızın ritüeli haline gelen konuyu bir kez daha önceleyerek sözlerime başlamak istiyorum; Covid-19 pandemisine karşı toplumsal bağışıklığımızı elde edebilmenin tek yolu en az iki doz aşımızı yaptırmaktan geçiyor.

Halâ daha vaka sayıları çok yüksek, ölüm oranları çok yüksek. Hiç vakit geçirmeden aşılarımızı olalım, kendimizi ve çevremizi koruyalım.

Son zamanlarda sağlık kurumlarında çalışan doktor, hemşire, hasta bakıcı tüm personelin insan bedenini zorlayacak şartlarda çalışmaya mahkûm edilmesinin hazin sonuçlarıyla da karşı karşıya kalıyoruz.

Ankara Şehir Hastanesi personeli Dr. Rümeysa Berrin Şen’in nöbet görevi sonrasında evine giderken bir kamyonun arkasından altına girmek suretiyle meydana gelen kazada yaşamını yitirmesi, görev süresinde yaşadığı yoğunluk ve yorgunluğun bir sonucu olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır.

Özellikle pandemi sürecinde olağanüstü gayret ve fedakârlık gösteren sağlık emekçilerinin bu hoyrat mesai uygulamasından kurtarılması insani bir sorumluluk haline gelmiştir.

Bu konuda acil çözüm üretmesi konusunda Sağlık Bakanı Sayın Fahrettin Koca’ya bir çağrıda bulunmak istiyorum.

Covid-19 salgını ile mücadelede verilen emekler, gösterilen gayretler bu gibi olaylarla sonuçlanmamalıdır. Sadece trafik kazaları değil, sağlık çalışanlarımızın başta doktorlarımız olmak üzere değişik gerekçelerle şiddete maruz kaldıkları gerçeğini göz ardı etmeden insana yaraşır bir çalışma ortamı sağlanması konusu önemle dikkate alınmalıdır.

Bu vesileyle elim bir kaza sonucu yaşamdan kopan değerli doktorumuza ve onun şahsında tüm bu olumsuz koşullarda görevi sırasında kaybettiğimiz sağlık çalışanlarımıza bir kez daha Allah’tan rahmet diliyorum.

Değerli basın mensupları,

Bugün yine önemli konu başlıklarında görüş ve değerlendirmelerimizi sizler aracılığıyla kamuoyuna aktaracağız, fakat şu kadarını açık yüreklilikle söylemeliyim ki, siyasetin etkin aktörlerince ortaya konulan düşüncelerin bir müddet sonra bizim önermelerimiz doğrultusunda içerik değişikliğine uğradığını görmekten de memnuniyet duymaktayız.

Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde ve asil Türk milletinin kararlı mücadelesiyle küresel emperyalist devletlerin fiili işgalinden kurtarılarak “Tam Bağımsız Türkiye” idealinin ortaya konulduğu ve demokratik, lâik, sosyal hukuk devleti niteliklerini haiz Türkiye Cumhuriyeti Devletinin 98.nci kuruluş yılını idrak ediyoruz.

Bir asırlık dönemi aşmamıza iki yıl kaldı.

Her fırsatta altını çizerek belirttiğim gibi küresel egemen sistemin heveslerinin ve hayallerinin tükenmediği, bilâkis artarak geliştiği bu topraklar üzerindeki sahip olma duygusu, dünya var oldukça da sürecektir.

Bize düşen görev, şehit kanlarıyla sulanmış bu toprakların üzerine düşman postallarının basmasına engel olmaktır. Bunun için her türlü kompleksten arınmış şekilde, sadece ve sadece vatan – millet için duruşumuzu, birliğimizi pekiştirmek zorundayız.

Kısır çekişmelerden, siyasette gerilim stratejilerinden arınıp geleceğe odaklanmalıyız.

Biliyorsunuz UNESCO 2021 yılını “Yunus Emre Sevgi Yılı” olarak ilân etti, dolayısıyla Yunus’un düsturu ile söylersek; “..sevelim, sevilelim… Dünya kimseye kalmaz” anlayışını hakim kılmalıyız.

Bugün dört bir yanımızı sarmış olan emperyal sistem her noktadan saldırılarını sürdürüyor.

Bunu terör örgütleri eliyle yürütüyor, organize suç örgütleri eliyle yürütüyor, diplomatik mekanizmaları kullanarak yürütüyor, uluslararası kuruluşlar eliyle yürütüyor, velhasıl gemi azıya almış saldırıyorlar!

Öncelikle ekonomide yaşanan olumsuzlukların derhal kontrol altına alınması zaruretini dikkatlerinize sunmak isterim.

Bilindiği gibi her sistemin kendi içinde oluşmuş genel kuralları vardır ve bu kurallar, işleyişini olağan mecrasında sürdürerek sağlar. Eğer bu kurallara tezat oluşturacak dayatmacı yaklaşımlar sergilenirse işte o zaman teker patlar, şanzıman dağılır.

Bugün ekonomide yaşanan da ayniyle böyledir.

DSP’nin iktidarda bulunduğu dönemde bağımsızlığı pekiştirilen Merkez Bankası’nda yaşanan güncel siyasi gelişmeler maalesef sorunun ana senaryosunun bir parçasıdır.

Geçtiğimiz hafta içerisinde iki Başkan Yardımcısının ve bir Para Politikaları Kurulu Üyesinin neden görevden alındıkları, açıklanan faiz indirimi sonrasında anlaşılmış oldu.

Peki durum nedir diye soracak olursanız; durum vahimdir. Zira ekonominin bugünkü durumu freni patlamış kamyon misali bir görüntü sergiliyor.

Faizlerin düşürülmesi doğal olarak alternatif yatırım araçlarının değerlenmesine yol açmıştır ki, özellikle dövizdeki kontrolsüz artış yaşamın her alanını etkileyecek potansiyele sahiptir.

Akaryakıt ürünlerine ardı ardına yapılan zamlar, özellikle pandemi sürecinde iyice sıkıntıya girmiş olan dar gelirli toplum kesimlerinde bir sosyal patlama riskini de beraberinde taşımaktadır.

İşte bu gibi ortamlarda “zam, zulüm, işkence” kavramı kendisini daha bir belirgin hale getirir ki, olayın doğasından kaynaklanan bir sonuçtur.

Biraz önce değinmiş olduğum üzere küresel egemen sistem bu zayıf noktaları kullanmak isteyecektir.

Örneğin; geçtiğimiz hafta içinde on ülkenin dışişleri bakanlarının organize bir şekilde Türkiye’ye “ayar vermeye kalkışmaları” bunlardan biridir. Hadsizliğin, küstahlığın dik âlâsı olan bu hareket “bir şekilde” karşılıksız bırakılmamıştır.

Esasen Kanada, Fransa, Finlandiya, Danimarka, Almanya, Hollanda, Yeni Zelanda, Norveç, İsveç ve ABD’nin bu meczupluklarına karşı devletleri nezdinde mutlak surette yazılı şekilde nota verilmeliydi.

Şimdi bu düşüncemizin bir adım daha ötesinde bir refleksle Sayın Cumhurbaşkanının bu Büyükelçiler için “istenmeyen adam” ilân edilmeleri yönündeki “niyeti” deklâre edilmiş ise de bunun fiiliyatta gerçekleşmesinin imkânsıza yakın değerde olduğu herkes tarafından da bilinmekteydi.

Zira bu on ülke ile olan siyasi ve ticari ilişki ağı öyle kolaylıkla ortadan kaldırılabilecek bir düzeyde değildir.

Evet; bunların yaptıkları Türkiye’nin içişlerine doğrudan müdahaledir. Bir deneme atışı yapmışlardır bu deneme atışının neticelerini önümüzdeki yakın süreçte daha net bir biçimde göreceğimizden kimsenin şüphesi olmamalıdır.

Bugün itibariyle bu on Büyükelçinin yine organize bir şekilde “Viyana Sözleşmesinin 41. Maddesine riayet ediyoruz” şeklindeki açıklamaların samimiyetinin derecesi, “..Büyükelçiler geri adım attılar” düzeyine indirgenirse geçmişte yaşanan bir takım hadiseler yeniden akıllara gelecektir.

2003 yılında 11 subayımızın kafasına çuval geçirilmesi sonrasındaki “Nota krizi”, Rahip Brunson olayında yaşanan “ver Papazı, al Papazı” çıkışının ardından nasıl sonuçlandığı hafızalarımızdaki tazeliğini korumaktadır.

Beklentimiz, önerimiz ve olması gerektiğini düşündüğümüz yöntem şu olmalıdır; “Tweet diplomatları” artık muhatap olarak kabul edilmemelidir, o ülkelerin Hükümet Başkanları ya da Dışişleri Bakanları resmi yazı göndermek veya açıklama yapmak suretiyle ile yapılan bu çıkışın yanlış olduğunu açık bir dille teyit etmelidirler.

Ama görüyoruz ki, Türkiye saatiyle dün akşam ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ned Price, Ankara Büyükelçisi David Satterfield’ın görev süresi boyunca Türkiye’de kalacağını ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sözlerinin “not edildiğini” ifade etti.

Yine “aba altından sopa” göstermeyi sürdürüyorlar.

Price, konuşmasında,18 Ekim’de Osman Kavala’ya yönelik açıklamanın Viyana Sözleşmesi’nin 41. Maddesiyle de tutarlı olduğunu söyledi.

Esasen bu beyanat ABD’nin on ülke büyükelçileri tarafından yayımlanan tweetlerinin arkasında durduğunun, bir geri adımın söz konusu olmadığının açıkça ilânıdır.

 Artık macun tüpten çıkmıştır. Verilen talimattan geri adım atmak sadece Cumhurbaşkanını değil Türkiye Cumhuriyeti’ni de dünya ölçeğinde bir tartışmanın konusu haline getirecektir. Bu sonucun oluşmasında kimsenin yararı yoktur.

Bu vesileyle şunu da unutmamalıyız ki; Türkiye bir hukuk devletidir. Bunu herkes her fırsatta beyan ediyor.

O zaman kişiler ne kadar suçlu olurlarsa olsunlar, onların akıbetini siyasetçiler değil yargı belirlemelidir. Hukuk devletinin en önemli özelliği de budur.

Evet, bugün tutuklu yargılaması süren, isimleri kamuoyunda telaffuz edilen malum figürler için mahkemelerin daha titiz bir çalışma sergileyerek sonuca ulaşmaları her açıdan elzemdir.

Tabii, bu gelişmelerden sonra söz konusu tutuklunun yapılacak ilk duruşmada bir ihtimal “denetimli olarak” serbest bırakılması halinde sonucunun nasıl bir yoruma tâbi olacağı ise o gün belli olacaktır.

Kısacası namerdin eline fırsat verilirse, o da karakterine uygun bir davranış ortaya koyacaktır ki, bugünkü durum ayniyle budur.

Değerli basın mensupları,

Bildiğiniz gibi Türkiye Paris İklim Sözleşmesini TBMM’nde onaylayarak resmen taraf olduğunu yasal bir statüye taşımıştı.

Ancak bu hususta sadece hükümet çalışmalarının yeterli olmayacağı, acil bir dizi başka önlemlerin de alınması gerekmektedir.

Dolayısıyla son yıllarda iklim değişikliğinin yarattığı sel felaketleri, orman yangınları, kuraklıklar, büyük mal ve can kayıpları, topyekûn bir mücadeleyi gerekli kılmaktadır.

Halkın desteği de alınarak mücadele sürdürülmelidir.

Bu nedenle Sivil Toplum Kuruluşlarının, Gençlik Platformlarının başlattığı “İklim Acil Durum” kampanyalarını önemsiyoruz, destekliyoruz ve kamuoyunu da desteklemeye çağırıyoruz.

DSP, iklim değişikliği ile ilgili gelişmeleri yakından takip etmiş ve gerekli hazırlıkları yapmıştır. Bu konuda Bilim Kurulumuzun hazırlamış olduğu “Küresel Isınma ve Türkiye’nin Çözümleri” çalışmamızı kısa sürede muhataplarına ulaştıracağız ve kamuoyu ile paylaşacağız.

Ülkemizin ve halkımızın mal ve can güvenliğine büyük zararlar veren, Türkiye’nin ve dünyamızın geleceğini karartan doğal felaketleri önleme konusu, esasen zorlu bir süreci işaret etmekte ve uzun soluklu bir mücadeleyi gerekli kılmaktadır. Bu uzun soluklu mücadelede bütün kurum ve kuruluşlar, kadınlar ve gençlerle birlikte halkımızın tümünün yer alması önemlidir.

Değerli basın mensupları,

Konuşmamın başında da değindiğim üzere Cumhuriyetimizin 98.nci kuruluş yıldönümündeyiz.

Türkiye Cumhuriyeti devleti, kurucu iradenin çizdiği istikametten hiçbir zaman şaşmamıştır. Zaman zaman farklı anlayıştaki yöneticiler eliyle sıkıntılı mecralara sürüklendiği görülse de nihayetinde kadim Türk devleti iradesinin gücü ve etkisiyle sistemi yeniden rayına oturtmasını bilmiştir.

Yüz yıl önce asil Türk milletine gösterilen Tam Bağımsız Türkiye hedefine olan inanç ve kararlılığımızla, vatanı ve milletiyle bölünmez bir bütün olan bu topraklar üzerinde yaşayan halkımızın Cumhuriyet Bayramı’nı yürekten ve gururla kutluyorum.

Ne mutlu Türküm diyene!” ifadelerini kullandı.”

Hibya Haber Ajansı

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here